Yirmi birinci yüzyıl, gelişen ve değişen toplumları ile beraber insanlararası etkileşimin de hızla arttığı bir çağdır. İnsanlar teknolojinin de etkisiyle artık yaşamlarını isteseler de bireysel olarak sürdürememektedirler. 

Sosyalleşme olarak da tanımlanan bu etkileşim süreci, hayatın her döneminde var olan bir süreçtir. Hemen hemen bütün insanlar yaşamlarını diğer insanlarla yakın ilişki içinde geçirirler. Ayrıca, bu ilişki sadece yakın aile üyeleri ile sınırlı değildir (Freedman, Sears, Carlsmith, 2003). Sosyal ilişkiler hayatın her döneminde gereklidir. Önemli olan bu sosyal ilişkileri sağlıklı bir şekilde yürütebilmektir.

Sosyalleşme, ne kadar insan için kaçınılmaz bir olgu olsa da sosyalleşmenin yaşandığı anda insanın iç dünyasında oluşan değişimler de kaçınılmazdır. “Ergenlik dönemi” birçok konuda olduğu gibi sosyalleşme sürecinde de bu olgunun en önemli ve belirgin olarak yaşandığı dönemdir. Ergenlik döneminde birey, sosyal çevre tarafından kabul edilmeye daha fazla ihtiyaç duymaktadır çünkü birçok görev ile beraber varlığını da ispatlama çabası içindedir. Bu çaba akademik, mesleki veya duygusal olabilir.

Sosyalleşme sürecini yaşayan ergen, olumsuzluklar yaşadığı zaman kendisi için vazgeçilmez olan sosyal ortamlardan uzaklaşmak/topluluklardan kaçmak istemektedir. Ergen, fizyolojisinin de değişimiyle kendine yabancılaşma yaşadığı bir dönemde birçok konuda olduğu gibi duygularıyla da baş etmek durumundadır. Bu süreç ergende kaygı yaratmaktadır. Kaygı tüm insanlarda, durumdan duruma çeşitli sonuçlar ortaya çıkaran ve hayatımızı etkileyen bir kavramdır.

Kaygının bir türü olarak sosyal kaygı ise, kişinin çeşitli sosyal durumlarda uygun olmayan biçimde davranacağı, kötü bir duruma düşeceği, olumsuz bir izlenim bırakacağı ve başkaları tarafından olumsuz bir biçimde (aptal, zavallı, beceriksiz, yetersiz vs) değerlendirileceği beklentisiyle yaşadığı bir rahatsızlık ve gerilim durumu olarak tanımlanmaktadır (Eren&Gümüş, 2006).

Sosyal kaygı bozukluğunda en sık görülen fizyolojik belirtileri sırasıyla çarpıntı, terleme, titreme, kas gerginliği, ağız kuruluğu, karında ağrı olarak sıralayabiliriz. Sosyal kaygısı yüksek bireylerin en sık korku duyduğu durumlar da; birisiyle tanıştırılma, otorite konumundaki kişilerle görüşme, başkasının yanındayken telefona cevap verme, evde misafir kabul etme ve bir şey yaparken seyredilme şeklinde sıralanabilir.

Sosyal kaygı durumları formel ve informel ortamlarda görülebilir. Bunlar (Holt ve diğerleri, 1992);

Formel durumlarda konuşma ve iletişim ile; kalabalık bir gruba konuşma yapma, bir gruba rapor sunma, bir toplantıda konuşma yapma,

İnformel durumlarda; bir partiye katılma, yabancılarla tanışma, karşı cinsten biriyle iletişime girme,

Üçüncü grup ise davranışları içermektedir. Bir konuda farklı düşüncesini belirtip tartışabilme, bir malı aldıktan sonra mağazaya geri iade etme ve ısrarlı bir satıcıya direnme,

Bir şey yiyip içerken, yazı yazarken, çalışırken veya telefonla konuşurken başkaları tarafından gözlemleniyor olmak da sosyal kaygıyı artıran dördüncü gruba örnektir.


Bireyin başkaları tarafından değerlendirildiği ve benlik bilincinin arttığı dönem ergenliğin ilk dönemleridir. Bu dönemde benlik bilincinin artmasına ek olarak sosyal ilişkilerde de değişiklikler meydana gelir. Okul değişikliği, yeni arkadaş gruplarına katılma gibi. Benlik bilincindeki artış ve yeni sosyal çevre, ergende sevilmeme ve alay edilme korkusunu da beraberinde getirebilir. Sosyal kaygılı birey, özellikle küçük gruplar halindeki insan topluluklarının izlemelerinden duyulan korkulara odaklıdır.

Ergenlik dönemi, bireyin dış görünüşü ve sosyal çevrenin bireye yönelik ilgisinin en yoğun olarak algılandığı dönemdir. Bu dönemde birey, dış görünüşü ve dış dünyanın kendisiyle ilgili yorumlarına çok önem verir. Geçici sosyal kaygı bu dönem bireyinin gelişiminin normal bir parçasıdır. Ancak bu durum; yüksek düzeyde sosyal kaygı tecrübesi yaşayan bireylerde kalıcı ve yaşamları boyunca artan bir yapıya dönüşebilir (Mash&Wolf, 2002).

Kaygı yaşayan bireylerin her biri farklı bir nedene sahiptir. Yapılan araştırmalarda da sosyal kaygılı grupların homojen olmadığı sonucu çıkmaktadır. Grupların homojen olmaması müdahalelerde de çeşitliliğe neden olmaktadır. Tanı sosyal kaygı olarak verilmiştir ancak bu tanının altında bazen başkasının üzerinde olumlu etki bırakmak, bazen yetersiz sosyal beceriye sahip olmak, bazen başkaları tarafından kabul edilmeye duyulan yoğun istek bazen de düşük benlik algısı vardır.


Sosyal kaygının tedavisinde kullanılan psikososyal teknikler; psikoeğitim, maruz bırakma, bilişsel tedaviler, uygulamalı gevşeme ve sosyal beceri eğitimini içermektedir (Rowa ve Antony, 2005; Ito et al.2008). Bilişsel davranışçı terapi sosyal fobi tedavisinde en fazla kullanılan terapi tekniğidir.



KAYNAKÇA:


Aydın, A., Tekinsav Sütçü, S., Sorias, O. (2009). Ergenlerde Sosyal Anksiyete Belirtilerini Azaltmaya Yönelik Bilişsel-Davranışçı Bir Grup Terapisi Programının Etkililiğinin Değerlendirilmesi. Türk Psikiyatri Dergisi, cilt:20 sayı:4 (Baskıda)


Çakır, S. (2010). Bilişsel-davranışçı yaklaşıma dayalı olarak hazırlanan sosyal kaygıyla başa çıkma programının lise öğrencilerinin sosyal kaygı düzeylerine etkisi (Master'sthesis, Uludağ Üniversitesi).