Yönetmenliğini Martin Scorsese’n yaptığı başrollerinde Leonardo DiCaprio ve Mark Ruffalo’nun yer aldığı 2009 yapım Zindan Adası (Shutter Island) filmini pek çoğumuz izlemişizdir.

 

Andrew, akıl hastası olan karısı şehirdeki evlerini bilerek yakana kadar eğitimli bir polisti. Çok ağır bir manik depresyona sahip olan karısını çok seven ve hastalığını asla kabullenmeyen Andrew, karısı ve çocuklarıyla şehirden uzak bir göl evine yerleşti. Burada karısını gözlerden uzak tutabilecek ve ağır tedaviler görmesini engelleyebilecekti. Daha sonra almadığı tedaviler yüzünden durumu daha da ağırlaşan kadın üç çocuğunu da evlerinin yanındaki gölde boğarak öldürdü. Bu durumdan tamamen kendini suçlayan Andrew’de ciddi bir travma oluştu ve karısını öldürdü. Filmin buradan sonrası seyirciyle ucu açık şekilde paylaşılıyor. Film boyunca gördüğüm ayrıntılar ve ipuçlarını değerlendirerek öznel fikirlerimle oluşturduğum senaryo üzerinden yazmaya devam edeceğim.

Zindan Adası

Karısını öldürdükten sonra filmde gördüğümüz hastanenin "C Koğuşu"na yatırılan Andrew'in durumu burada daha da ağırlaşıyor. Tehlikeli hastalarla beraber kalan ve burada diğer hastalara zarar vermeye başlayan Andrew, "canavar gibi yaşamak" düşüncesi yüzünden kafasının içinde farklı bir gerçeklik yaratıyor ve artık bu hayal dünyasını, gerçekliğin önüne koymaya başlıyor. Bu hayal dünyasında karısı evlerinde çıkan yangında ölmüş ve yangını o başlatmamış. Bu durumdan haberdar olan doktorlar çeşitli tedaviler deniyor fakat Andrew hiçbirine cevap vermiyor. Zaten eğitimli bir polis olan Andrew, artık gittikçe daha tehlikeli bir hal almaya başlayınca kimi doktorlar ona lobotomi uygulanması gerektiğini düşünüyor.

Bazı doktorlara göre halen iyileşmesi için umut var ve bu son umut için adada Andrew adına büyük bir tiyatro hazırlanıyor. Bu tiyatronun amacı, Andrew'un kafasında yaşadığı hayal dünyasını canlandırmak ve bunun doğru olmadığını ona fark ettirmek. Kağıt üstünde mantıklı görünen bu fikir uygulanmaya başlanıyor ancak doktorların atladıkları bir nokta var ki; Andrew her ne kadar hasta da olsa çok zeki biri ve kendi yarattığı hayal dünyasının role-play edildiğinin farkında. Gerçek hayatında karısı çocuklarını öldürdükten sonra kendi karısını öldüren Andrew bu durum için tamamen kendini suçluyor ve kurtulmak için tek şansı "lobotomi" olarak görüyor. Lobotomiye ulaşmak için tek şansı bu tiyatroyu anladığını göstermemesi, yani doktorları tiyatronun başarısız olduğuna inandırması. Tiyatro süresince onu yatıştıran ilaçları almayan Andrew, filmin sonlarına doğru daha fazla psikotik atak geçirmeye, halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Filmin sonlarına doğru lobotomi destekçisi doktorla karşılaşan Andrew, ikisinin de onun canavara dönüştüğünü düşündüğünü anlıyor. Doktor Andrew'a "Travma kelimesi Yunanca yara demektir. Sen yaralısın ve yaralar canavarlar yaratır. Bir canavar görünce onu durdurmak gerekir" diyor ve "Buna katılıyor musun?" diye sorduğunda her şeyin farkında olan Andrew katıldığını söylüyor. Çünkü Andrew; bir canavar gibi yaşamaktansa, insan gibi ölmeyi tercih ediyor.

What's Eating Gilbert Grape ve Whiplash film analizlerimizi okumak isterseniz ilgili linklere tıklayabilirsiniz. Keyifli okumalar dileriz.